Hayatı

Peygamber Efendimizin Sabah Kalktıktan Sonra Yaptıkları

Peygamber Efendimizin Sabah Kalktıktan Sonra Yaptıkları

Peygamber Efendimizin Sabah Kalktıktan Sonra Yaptıkları

sabah kalktıktan sonra yaptıkları
Peygamber Efendimizin Sabah Kalktıktan Sonra Yaptıkları

Efendimiz güne sabah namazı ile başlardı. Bilindiği gibi, Medine’de çok sade ve mütevazı olan hane-i saadetleri mescidin avlusunun bir tarafını oluşturuyordu.

Ama bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum’un okuduğu ezanla sabah namazının vaktinin girdiğini ilan eder,2 Hz. Peygamber odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı.

Mescide gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar dışında, Medine’de bulunan bütün Müslümanlar her farz namazı Efendimiz’in arkasında kılmaya gayret ederlerdi.

Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce tesbihatını ve o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi.

Bu sohbetler sırasında gündelik konulardan, tarihî hâtıralara, rüya tabirlerinden, imana hizmet konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok mesele konuşulurdu.

Yani İbadet halkasın dan hemen sonra tam bir ilim ve irfan halkası kurulurdu. 3

Bu ilim ve irfan halkasının her gün kurulduğu şu olaydan anlaşılmaktadır. Efendimiz hanımlarını tedip etme ve sonrakilere de bu konuda yapılması gerekeni gösterme adına, yaklaşık bir ay hanımlarıyla konuşmama kararı aldığı gün, sabah namazını kılar kılmaz, mutad olan sohbeti yapmadan hemen Meşrübe adı verilen cumbaya çekilmişti.

Başta Hz. Ömer olmak üzere bütün sahabe mühim bir şey olduğunu anlamıştı. Gerçekten de, bazı ayetlerin nazil olmasına sebebiyet veren İlâ Hadisesi vuku bulmuştu.

Bu hadiseden de anlaşıldığı gibi, bundan önce sabah sohbetleri pek terk edilmemiştir. On yılı aşkın bir süre, her günün en verimli vaktinde ve en az bir saat süren Peygamber Sohbetinin neler kazandırdığını ancak yaşayanlar bilir.

Efendimizi dinlemek, Mütekellim-i Ezeli’yi dinlemek gibidir. Çünkü gelen vahiy, Allah Resulünün o tertemiz vicdanından ve dupduru gönlünden, aynen, geldiği nezahetiyle aksetmektedir. Bu itibarla da O’nu bilenler, O’nun karşısında sadece susar ve O’nu dinlerdi.

Bazı rivayetler Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kuşluk vaktine kadar mescitte oturmaya devam ettiğine ve kuşluk namazını kıldıktan sonra mescitten ayrıldığına işaret etmektedir. Nitekim bunu tavsiye eden bir hadis-i şerifte şu ifadeler bulunmaktadır:

“Kim sabah namazını kıldıktan sonra yerinde bekler ve iki rekata kuşluk namazı kılıncaya kadar sadece hayırlı şeyler konuşursa, denizin köpüğü kadar hataları olsa bile af olur.”4

Bu sohbetler sırasında bazen ashabın gördüğü rüyaların da tabir edildiğine yukarıda işaret etmiştik. Efendimiz, namazdan sonra “Müjdeleyici (rüya) gören var mı?” diye sorar, ashap da gördükleri rüyaları anlatırlardı.

Bu hadisiyle ilgili Abdullah b. Ömer şöyle bir olay nakleder:

Hz. Peygamber‘in sağlığında ashaptan birisi bir rüya görünce, onu Hz. Peygamber’e anlatırdı.’ Ben de bir rüya görmeyi ve Allah Resulü’ne anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada gencecik bir delikanlıydım ve mescitte uyurdum.

Bir gün, şöyle bir rüya gördüm: İki melek beni yakalayarak, cehenneme götürdü. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı.

Burada, kendilerini yakından tanıdığım kimseler de bulunuyordu. O anda Cehennemden Allah’a sığınırım!’ demeye başladım. Bu sırada yanımıza başka bir melek gelerek bana, ‘Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur.’ dedi.

Abdullah şöyle devam ediyor: “Bu rüyamı Hz. Peygamber’in hanımı olan ablam Hafsa’ya anlattım.

O da Efendimize anlatınca şöyle buyurmuş: ‘Abdullah ne iyi İnsandır; keşke gecenin bir kısmında kalkıp da İbadet etmeyi âdet edin şeydi!’ Zira cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tabloyla gösterilen azaba maruz kalmamanın tek yolu ise, gecenin ibadetle aydınlatılmasıdır. Abdullah’ın kölesi Salim, “Bu olaydan sonra Abdullah, az bir kısmı hariç, geceleri uyumazdı.” der.5

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah her yönüyle babasıyla atbaşı giden bir insandı. Babasından sonra, hem de o günün insanları, başlarında halife olarak onu görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer bizzat mâni olup “Bir evden bir kurban yeter!” demeseydi, belki de ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı.

Kuşluk namazı kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı.

Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa ‘ ‘Öyle ise oruçluyum.”6 der o günü oruçlu geçirirdi. “Bir şey var.” denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa ekmeği vb. şeylerden İbaretti. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler arasında ayırım yapmazlardı. O’nun yemeği ile ilgili yakın çevresinin gözlemleri şunlardı:

  • Medine’ye hicretinden vefatına kadar Allah Resulünün ailesi, üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadı.
  • Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu.
  • Hane-i saadette en çok yenilen-içilen İki şey vardı: hurma ve su.
  • Ben Allah’ın kölesiyim ve köle gibi yemek yerim.” der dizlerinin üstüne oturarak yerdi.1
  • Acıkmadan yemez ve doymadan kalkardı.

Bu ve benzeri İfadelerden şunu anlıyoruz, Efendimizin hayatında yemek işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik hayat yemek öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman harcanmıyor.

Yemek olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar kurulmuyor, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha güzel bir yemek için kilometrelerce yol kat edilmiyor, yemek masaları kurulmuyor vs. Durum böyle olunca da, günümüzün tam aksine, diğer mühim şeylere daha çok vakit ve para ayrılıyordu.

Hz. Peygamber öğleden önce bir süre dinlenirdi. Bilindiği gibi insanın biyolojik yapısı uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır. Durup dinlenmeden faaliyet gösteren beden, bir süre sonra enerjisini yitirip yıpranmakta ve değişik hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Onun için kişinin geceleri uyuyup dinlenmesi vazgeçilmez bir İhtiyaçtır.

Ancak, gece ibadet ve benzeri faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince dinlenememe, iş yoğunluğu, stres, dolayısıyla dikkatin dağılması, bedenin yorulması ve sıcak İklim şartlan sebebiyle gündüz uyuyup dinlenme de gerekebilmektedir. İslami literatürde bu uykuya kaylule denilmektedir. Türkçemizde bu, öğle uykusu veya öğle öncesi uyku olarak İfade edilebilir.

Hz. Peygamber’in bu saatlerde bir süre dinlenmeyi tavsiye etmesinin yanı sıra, bir nevi adet hâline getirmiş olması, kaylule’nin sünnet olarak telakki edilmesine neden olmuştur. İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadiste ;

Hz. Peygamber

“Gündüz orucuna sahur yemeğiyle, gece ibadetine ise öğle uykusuyla kaylule yardımcı olun!’ ‘8 derken, Enes b. Mâlik’in rivayet ettiği hadiste ise annesi Ümmü Süleym’in, hemen her gün, evinde Hz. Peygamber için bir sergi serdiği ve Efendimizin orada kaylule yaptığı aktarılmaktadır.9

Günlük hayatlarında öğle uykusuna mutlaka yer veren sahabe-i kiram ise, cuma günleri, cuma kılındıktan sonra diğer günlerde ise, öğleden önce dinlendiklerini özellikle vurgulamaktadırlar.10 Diğer bir hadiste ise kaylule, fıtrata uygun bir ahlâk (alışkanlık) olarak gösterilmiştir. 11

Kaynaklar ;

1- Elmalılı, VI, 4453.
2- Buhari, ezan, 11, 13, Şehadet, 11, savm, 17; Müslim, sıyam, 36-39; Nesai, ezan, 9,10,
3- Müslim, mesacid, 286; ebu davud, salat, 301.
4- Tirmizi, vitr, 15.
5- Buhari, Teheccüd, 2, fedailu’s-Sahabe, 19; ibn mace, Rü’ya 10.
6- Müslim, sıyam, 169.
7- Taberani, mu-cemu’l-kebir, 8/200,231.
8- İbn mace, sıyam, 22.
9- Buhari, isti’zan, 41.
10- Buhari, isti’zan, 16; müslim, cuma, 30.
11- Maverdi, edebu’d-dünya ve’d-din, 343.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu